Üretim Kaybı Telafi Edildi, Ama Nasıl Devam Edecek?

2003-2007 yılları arasında üretimini reel olarak yılda ortalama % 7 artıran Türkiye ekonomisi 2008 yılında ancak % 0,7 büyüyebildi. 2009 yılında ise % 4,7 küçüldü. Bunlar yıl sonları itibarı ile ortaya çıkan rakamlar. Aslında üretim kaybı yıl sonları itibarı ile ortaya çıkandan çok daha fazlaydı. 2008 yılının ikinci çeyreğinde zirveye ulaşan “yıllık” reel üretim seviyesi ile dibe vurulan 2009 üçüncü çeyreği arasında yaklaşık % 8′lik bir üretim kaybı yaşandı. Ekonomi global krizden çok olumsuz etkilendi ama bu yapısal sorunlarından kaynaklanmadı. Gelişmiş ülkelerdeki gibi hanehalkı ödeyebileceğinden çok daha fazla bir borç yükü altına girmiş, bankacılık sektörü de çok kötü yönetilip katlanabileceğinden çok daha büyük riskler almış durumda değildi. Finansal piyasalarda veya bankacılık sisteminde bir kriz yaşanmadı. Ekonominin küçülmesinde engin kriz tecrübesi önemli rol oynadı.

2003-2007 yılları arasında üretimini reel olarak yılda ortalama % 7 artıran Türkiye ekonomisi 2008 yılında ancak % 0,7 büyüyebildi. 2009 yılında ise % 4,7 küçüldü. Bunlar yıl sonları itibarı ile ortaya çıkan rakamlar.

Aslında üretim kaybı yıl sonları itibarı ile ortaya çıkandan çok daha fazlaydı. 2008 yılının ikinci çeyreğinde zirveye ulaşan “yıllık” reel üretim seviyesi ile dibe vurulan 2009 üçüncü çeyreği arasında yaklaşık % 8′lik bir üretim kaybı yaşandı. (Grafik 1).

Ekonomi global krizden çok olumsuz etkilendi ama bu yapısal sorunlarından kaynaklanmadı. Gelişmiş ülkelerdeki gibi hanehalkı ödeyebileceğinden çok daha fazla bir borç yükü altına girmiş, bankacılık sektörü de çok kötü yönetilip katlanabileceğinden çok daha büyük riskler almış durumda değildi. Finansal piyasalarda veya bankacılık sisteminde bir kriz yaşanmadı. Ekonominin küçülmesinde engin kriz tecrübesi önemli rol oynadı. Yakın ilişkide bulunduğu dünyanın büyük bankalarının sorunlarını gören bankacılık sistemi likit kalmak isteyerek kredi büyümesini durdurdu. Bu endişeleri reel sektör de gördü. Üretimini azaltıp stoklara yüklendi ve mecburi olanlar dışındaki yatırım planlarını erteledi. Sonuç % 4,7 küçülme oldu. Elbette Türkiye ekonomisi bu kadar küçülmek zorunda değildi. Şiddetli global krizin oluşturduğu belirsizlik nedeniyle özel sektörün haklı geri çekilişi kamunun devreye girmesiyle dengelenebilirdi. Aslında kamu devreye girmedi değil. Özel sektör bankaları kredilerini dizginlerken kamu bankaları hızla kredilerini artırdılar. Ayrıca otoriteler bazı mikro tedbirleri de devreye soktular. Ama bunların çoğu geç ve küçük boyutlu adımlar oldu ve özel sektörün endişelerini gidermede yetersiz kaldı. Yine de Türkiye’nin geçmişte kamu açıkları nedeniyle yaşadığı sorunlar düşünüldüğünde bu geç ve küçük adımları eleştirmek çok da haklı olmuyor.

Türkiye’de sorunun yapısal olmadığının göstergesi ekonominin küçüldüğü hızda geri dönmesi olacaktı ki gerçekten de öyle oluyor. 2009′un üçüncü çeyreğinde dibe vuran yıllık üretim seviyesi sonrasında düştüğü hızda yeniden yükselmeye başladı. Son yayımlanan milli gelir rakamlarına bakıldığında ise 2010 üçüncü çeyreği sonunda kriz öncesi seviyelere çok yaklaşılmış durumda (Grafik 1). 2010 yılının son çeyrek rakamları açıklandığında üzerine çıkmış olacak.

Geri dönüşte iç talep başrolde

Özel tüketim harcamaları (iç talep) 2009 son çeyreğinden beri düzenli şekilde artıyor ve giderek hızlanıyor. Diğer iki önemli talep kaynağı olan ihracat (dış talep) ve yatırım harcamaları henüz kriz öncesindeki zirvelerin uzağında iken özel tüketim harcamaları 3. çeyrekte kriz öncesinin üzerine çıktı (Grafik 2).

Şaşırtıcı değil çünkü kriz sırasında gelişmiş ülkelerde birçok tüketici yıllarca güvendiği emeklilik fonlarının eridiğini görürken Türkiye’de tüketici güvenini uzun süre baskılayacak şekilde hanehalkının varlıklarının erimesine yol açan bir finansal ya da bankacılık krizi yaşanmadı. Hatta tersine, kriz sonrasındaki hisse senedi, tahvil ve gayrimenkul fiyatlarındaki artış varlıkları destekledi. İşsizlik arttı ama o da hızla % 16'lardan % 11'lere geriledi.

Ayrıca bankalar da tüketimi desteklemeye devam ediyorlar. Bu yılın ilk 11 ayında kurumsal krediler % 25 artarken tüketici kredileri % 33 arttı. Getirileri daha yüksek olan bu krediler ek hizmet gelirleri oluşturabiliyor, riskin dağılmasını sağlıyor. Hatta tüketici kredileri sayesinde gelir dağılımındaki bozulmanın olumsuz etkileri de telafi edilebiliyor. Tüketimin yanında yatırım harcamaları da güçlü seyrediyor. Henüz kriz öncesi seviyelerin altında ama özellikle özel sektör makine yatırımları hızla o seviyeye doğru gidiyor (Grafik 3). Bu yatırımların debelenen ihracat yerine iç tüketime yönelik olduğu zor bir tahmin olmaz.

Otorite’nin kritik kararı

Türkiye ekonomisinin % 5-7 aralığında bir potansiyel (dengeleri bozmadan gerçekleştirebileceği) büyüme hızı var. İşsizliğin hâlâ yüksek olduğu ve genç nüfusun hızlı büyüdüğü bir ekonomi olarak bu potansiyelini istikrarlı şekilde kullanmak ve istihdam oluşturmak zorunda. Bunun için de özellikle dünyanın geri çekildiği dönemleri iyi değerlendirip pazar payı kapmak durumunda. Gelecek birkaç yıl da böyle bir dönem.

Ayrıca yatırım kategorisine yükselmek üzere olan Türkiye ekonomisinin bu büyüme potansiyeli yurtdışında giderek artan kaynakların önemli bir adresi haline geldi. Bankacılık sektörü de çok kilit bir konumda çünkü tüketim ve yatırım harcamalarının finansmanını sağlayacak yurtdışı kaynaklar ağırlıklı bankacılık sektörü üzerinden gelecek. Global kriz sonrasında bankacılık sektörünün yeteri kadar güçlü olduğunu, çok iyi yönetildiğini, yakından kontrol edildiğini ve kaynakları verimli, katma değer sağlayacak projelere yönlendirdiğini, yani bu önemli rolü oynayacak kapasitede olduğunu söylemek de gayet mümkün. Her şey olması gerektiği gibi gözükmekle birlikte ortada önemli bir sıkıntı var. Merkez Bankası kaynak girişinin bu hızda devam ettiği durumda banka ve şirket bilançolarının kalitesini bozacağını (yani, yanlış kredi, tüketim ve yatırım kararlarına yol açacağını) ve aynı zamanda TL’yi güçlendirerek ekonominin rekabet gücünü zayıflatacağını düşünüyor. Bunun için ilk yapılması gereken birçok ülkede denendiği gibi bu kaynak girişinin kısa vadeli kısmını caydırmak (burada vergi ya da munzam yeteri kadar yüksek olursa faiz farkını telafi eder). Böylece finansal istikrar korunurken ekonominin büyüme potansiyeline ulaşması engellenmeyecek. Eğer sorun ekonominin enflasyonu azdıracak ve bilançoları bozacak kadar hızlı büyüyeceği beklentisi ise o zaman da gelişmiş ekonomilerde olduğu gibi gerektiğinde kredi “talebini” yavaşlatmak.

Ama Merkez Bankası bu amaçla politika faizini yükseltirse daha fazla özellikle spekülatif sermaye girişini cezbedeceğini görüyor (çünkü bunu vergi veya munzamlarla caydırmak istemiyor). Bunun yerine kısa vadeli sermaye girişini TL’nin kısa vadeli getirisini düşürerek engellemek ve bunun bilançolar üzerindeki genişletici etkisini munzam karşılıklarla bankacılık sektörünün kaynak maliyetlerini yükselterek (kredi faizlerine yansıyacağı ümidiyle) bertaraf etmek niyetinde. Ekonominin gelecek 5 yılını etkileyecek çok kritik ve riskli bir karar.

Kaynak: Zaman

Bu içeriği 4.260 kişi okudu.
Kategori: Analiz / Yorum, Reel Sektör

Yorum Ekle

Ad Soyad *
E-mail * (Gravatar resminiz görünecek)
Web
KalınYatayAltı ÇiziliAlıntı
  •   Yorum  
  •   Önizle  
Yükleniyor